Teknoloji

Paylasim

Küresel Isınmaya Karşı Power Cube


Küresel ısınmaya karşı teknolojik gelişmeler hız kazandı.Özellikle alternatif enerji kaynaklarında yapılan araştırmaların teknoloji ile birleşmesi sonucu günlük hayatta kullanılabileceğimiz aygıtlar ortaya çıkabiliyor.Ürünün tek kötü özelliği ise 25 bin dolarlık fiyatı.

Power Cube’te bu ürünlerden biri.Güneş enerjisinden yararlanarak elektirik üreten ürün,ses ısı gibi insanları rahatsız edecek olgulardanda arındırılmış.Temel olarak bir jeneratör görevi gören Power Cube,fosil yakıtların ana sebeplerinden olan küresel ısınmaya karşı da ufakta olsa bir çaba içinde olanlar için ideal.

Power Cube Teknik Özellikler

600 watt güneş enerjisi üretimi

3500 watt devamlı enerji değişim çıktısı

2400 amp saat pil depolama

Detay(ingilizce)

Nisan 4, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim, teknoloji | , , | 1 Yorum

Farelerde sirozu tedavi ettiler

Tokyo (AA)- Japon araştırmacılar, farelerde sirozu tedavi etmeyi başardı.Sapporo Tıp Fakültesi uzmanları, tedavide kolajen (bağ dokusu liflerinin ana yapısını oluşturan protein) üretimini engelleyen genetik bir ürün kullandı.

Kolajenin fazla salgılanması, karaciğer hücrelerinde fibroza yol açıyor.Amerikan “Nature Biotechnology” dergisinin internet sitesindeki makaleye göre, siroza yakalanan 60 fare 40 gün içinde ölürken, her hafta ilaç zerk edilen 12 fare hayatta kalmayı başardı ve bu hayvanların karaciğeri, beş hafta sonunda neredeyse tamamen normal hale geldi.

Araştırma ekibinin başkanı Prof.Yoşiro Niitsu, özel şirketlerin desteğiyle klinik çalışmaları sürdürmek istediklerini ve yeni tedavi yöntemini beş yıla kadar hayata geçirmeyi tasarladıklarını belirtti.

Mart 31, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim, Bioteknoloji, Haber | | Yorum yapılmamış

Controlling Most Atoms Now Possible

AUSTIN, Texas—Stopping and cooling most of the atoms of the periodic table is now possible using a pair of techniques developed by physicist Mark Raizen at The University of Texas at Austin.

Raizen stopped atoms by passing a supersonic beam through an “atomic coilgun” and cooled them using “single-photon cooling.”

The techniques are a major step forward in atomic physics and have a variety of scientific and technological applications. They could be used to determine the mass of the neutrino, which is the primary candidate for dark matter.

“Our methods open up whole new avenues of research,” says Raizen, professor of physics. “We can control almost any atom and many molecules.”

The results, published in two papers in the March 7 issue of Physical Review Letters, are the culmination of years of work trapping and cooling atoms by Raizen and his research group.

To date, cooling atoms near the Absolute Zero (-459 degrees Fahrenheit) has been accomplished using laser cooling, a method that was recognized by the Nobel Prize in Physics in 1997. Despite its enormous success, laser cooling has been limited to a small set of atoms in the periodic table.

Raizen says his two methods can be used in tandem to trap and cool near Absolute Zero any of the paramagnetic atoms, which make up over 85 percent of the periodic table.

In one set of experiments, a supersonic beam of neon atoms was completely stopped using a 64-stage coilgun. (In prior studies, Raizen used an 18-stage coilgun to slow neon atoms.)

The coilgun works by shooting a supersonic beam of atoms through a 3-millimeter diameter bore wrapped by 64 magnetic coils made of copper wire (thus, 64 stages). The coils slow the atoms by making them climb a “magnetic hill.” The hill is removed before the atoms have time to roll off and regain speed, and the atoms become magnetically trapped.

“The wonderful thing about the coilgun technology is its simplicity,” says Raizen. “We use ordinary copper wire for the coils. The hope is that this will allow others to use the technique to trap and cool the other elements.”

Key to the success of the coilgun is the use of supersonic beam technology developed by Raizen’s collaborator, Professor Uzi Even, from Tel-Aviv University.

In the other set of experiments, atoms were cooled using a method called “single-photon cooling.”

The atoms were trapped in a box made of green lasers fitted with an internal barrier—a one-way wall of laser light that allows atoms to pass through one way and not the other. It behaves much like a cellular membrane that allows ions to pass through in only one direction.

Researchers who worked on the atomic coilgun experiments from The University of Texas at Austin were Dr. Edvardas Narevicius, Adam Libson, Christian Parthey, Isaac Chavez and Julia Narevicius. Single-photon cooling researchers include Gabriel Price, S. Travis Bannerman, Kirsten Viering and Narevicius.

Mart 25, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim | | Yorum yapılmamış

Atomun Oluşumu

Patlamanın her anındaki sıcaklık, atom parçacıklarının sayısı, o anda devreye giren kuvvetler ve bu kuvvetlerin şiddetleri çok hassas değerlere sahip olmalıdır. Bu değerlerin birinin bile sağlanamaması durumunda, bugün içinde yaşadığımız evren var olamazdı. Kastettiğimiz değerlerin herhangi birinin matematiksel olarak “0″a yakın bir miktarda dahi değişmesi, bu sonu hazırlamaya yeterlidir. “0″ anı: Ne maddenin, ne de zamanın var olmadığı ve patlamanın gerçekleştiği bu “an”, fizikte t (zaman) = 0 anı olarak kabul edilmektedir. Yani t=0 anında hiçbir şey yoktur. Yaratılmanın başladığı bu “an”dan önceyi tarif edebilmek için, o anda var olan fizik kurallarını bilmemiz gerekir. Çünkü şu an var olan fizik kanunları patlamanın ilk anlarında geçerli değildir.

Fiziğin tanımlayabildiği olaylar en küçük zaman birimi olan 10-43 saniyeden itibaren başlar. Bu, insan aklının asla kavrayamayacağı bir zaman dilimidir. Peki acaba, hayal bile edemediğimiz, bu küçük zaman aralığında neler olmuştur? Fizikçiler bu anda meydana gelen olayları tüm detaylarıyla açıklayabilecek bir teoriyi şu ana kadar geliştirememişlerdir.

Fizikte her şey 10-43 saniye sonrasından itibaren hesaplanabilir ve ancak bu andan sonra enerji ve zaman tarif edilebilir. Yaratılışın bu anında, sıcaklık değeri 1032 (100.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000) derecedir. Bir kıyaslama yapacak olursak, güneşin sıcaklık derecesi milyonlarla (108), güneşten çok büyük yıldızların sıcaklığı ise ancak milyarlarla (1011) ifade edilir. Şu an tespit edebildiğimiz en yüksek sıcaklık milyar derecelerle sınırlıyken, 10-43 anındaki sıcaklığın ne derece yüksek olduğu konusunda bir kıyas yapabilmek mümkündür.

10-43 saniyelik bu dönemden bir aşama ileri gidip saniyenin 10-37 olduğu zamana geliriz. Bu iki süre arasındaki aralık bir-iki saniye gibi bir an değildir. Saniyenin katrilyon kere katrilyonda biri kadar bir zaman aralığından bahsedilmektedir. Sıcaklık yine olağanüstü yüksek olup 1029 (100.000.000.000.000.000.000.000.000.000)°C değerindedir. Bu aşamada henüz atomlar yaratılmamıştır.

Bir adım daha atıp 10-2 saniyelik döneme giriyoruz. Bu aralık, bir saniyenin yüzde birini ifade etmektedir. Bu zaman dilimi içinde sıcaklık 100 milyar derecedir. Bu dönemde “ilk evren” şekillenmeye başlamıştır. Daha atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötron gibi parçacıklar görünürde yoktur. Ortada sadece elektron ve onun zıttı olan pozitron (anti-elektron) vardır. Çünkü evrenin o anki sıcaklığı ve hızı sadece bu parçacıkların oluşmasına izin verir. Yokluğun ardından patlama gerçekleşeli daha 1 saniye bile geçmeden, elektron ve pozitronlar oluşmuştur.

Bu andan sonra oluşacak her atom parçacığının hangi anda ortaya çıkacağı çok önemlidir. Çünkü şu andaki fizik kurallarının ortaya çıkması için her parçacık özel bir anda ortaya çıkmak zorundadır. Hangi parçanın önce oluşacağı çok büyük bir önem taşımaktadır. Bu sıralama ya da zamanlamadaki en ufak bir oynama sonucunda, evrenin bugünkü haline gelmesi mümkün olmazdı.

Bir aşama sonra, 10-1 saniye kadar bir zamanın geçtiği bir ana geliriz. Bu sırada sıcaklık 30 milyar derecedir. t=0 anından bu döneme gelene kadar henüz 1 saniye bile geçmemiştir. Ancak atomun diğer parçacıkları olan nötron ve protonlar artık belirmeye başlamıştır. Daha sonra kusursuz yapılarını inceleyeceğiniz nötron ve protonlar, işte bu şekilde yokluktan “an”dan bile kısa bir süre içerisinde yaratılmışlardır.

Patlamadan sonraki 1. saniyeye gelelim. Bu dönemdeki kütlesel yoğunluğun derecesine baktığımızda, yine olağanüstü büyük bir rakamla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Yapılan hesaplamalara göre bu dönemdeki mevcut kütlenin yoğunluk değeri, litre başına 3.8 milyar kilogramdır. Milyar kilogram olarak ifade edilen bu rakamı, aritmetik olarak tespit edebilmek ve bu rakamı kağıt üzerinde göstermek kolaydır.

Ancak, bu değeri tam olarak kavrayabilmek mümkün değildir. Bu rakamın büyüklüğünü daha kolay ifade edebilmek için çok basit bir örnek verecek olursak; “Himalayalardaki Everest tepesi bu yoğunluğa sahip olsaydı, kazanacağı çekim kuvveti ile dünyamızı bir anda yutabilirdi” diyebiliriz.

Bir sonraki zaman diliminin en belirgin özelliği ise sıcaklığın oldukça düşük bir değere ulaşmış olmasıdır. Evren artık yaklaşık 14 saniyelik bir ömre sahiptir ve sıcaklık da 3 milyar derecedir ve çok müthiş bir hızla genişlemeye devam etmektedir.

Hidrojen ve helyum çekirdekleri gibi kararlı atom çekirdeklerinin oluşmaya başladığı dönem de işte bu dönemdir. Yani bir proton ile bir nötron ilk defa yan yana durabilecekleri bir ortam bulmuşlardır. Kütleleri var ile yok arası olan bu iki parçacık olağanüstü bir çekim oluşturarak, o müthiş yayılma hızına karşı koymaya başlamışlardır. Ortada son derece bilinçli, kontrollü bir gidiş olduğu bellidir. İnanılmaz bir patlamanın ardından, büyük bir denge, hassas bir düzen oluşmaktadır. Protonlar ve nötronlar bir araya gelmeye, maddenin yapı taşı olan atomu oluşturmaya başlamışlardır. Oysa bu parçacıkların, maddeyi oluşturabilmek için gerekli hassas dengeleri sağlayabilecek bir güce ve bilince sahip olmaları elbette ki mümkün değildir.

Bu oluşumu takip eden dönemde, evrenin sıcaklığı 1 milyar dereceye düşmüştür. Bu sıcaklık güneşimizin merkez sıcaklığının 60 katıdır. İlk dönemden bu döneme kadar geçen süre sadece 3 dakika 2 saniyedir. Artık foton, proton, anti-proton, nötrino ve anti-nötrino gibi atom altı parçacıklar çoğunluktadır. Bu dönemde var olan tüm parçacıkların sayıları ve birbirleri ile olan etkileşimleri çok kritiktir. Öyle ki, herhangi bir parçacığın sayısındaki en ufak bir farklılık, bunların belirlediği enerji düzeyini bozacak ve enerjinin maddeye dönüşmesini engelleyecektir.

Örneğin elektron ve pozitronları ele alalım: Elektron ve pozitron bir araya geldiğinde enerji açığa çıkar. Bu sebeple ikisinin de sayıları çok önemlidir. Diyelim ki 10 birim elektron ve 8 birim pozitron karşı karşıya geliyor. Bu durumda, 10 birim elektronun 8 birimi, yine 8 birim pozitronla etkileşime girer ve böylece enerji açığa çıkar. Sonuçta, 2 birim elektron serbest kalır.

Elektron, evrenin yapı taşı olan atomu oluşturan parçacıklardan biri olduğundan, evrenin var olabilmesi için bu dönemde gerekli miktarda elektron olması şarttır. Az önceki örnek üzerinde düşünmeye devam edersek, karşı karşıya gelen elektron ve pozitronlardan, eğer pozitronların sayısı daha fazla olsaydı, sonuçta açığa çıkan enerjiden elektron yerine pozitronlar arta kalacak ve madde evreni asla oluşamayacaktı.

Pozitron ve elektronların sayısı eşit olsaydı, bu kez de ortaya sadece enerji çıkacak, maddesel evrene dair hiçbir şey oluşmayacaktı. Oysa elektron sayısındaki bu fazlalık, sonradan evrendeki protonların sayısına eşit olacak şekilde çok hassas bir ölçüyle ayarlanmıştır. Çünkü daha sonradan oluşacak olan atomda, elektron ve proton sayıları birbirine eşit olacaktır.

İşte, Büyük Patlama’dan sonra ortaya çıkan parçacıkların sayısı bu kadar ince bir hesapla belirlenmiş ve sonuçta madde evreni oluşabilmiştir. Prof. Dr. Steven Weinberg bu parçacıklar arasındaki etkileşimin ne derece kritik olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır: Evrende ilk birkaç dakikada gerçekten de kesin olarak eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık oluşmuş olsaydı, sıcaklık 1.000.000.000 derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı.

Bu olasılığa karşı çok iyi bir kanıt vardır: Var olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların yok olmasının ardından şimdiki evrenin maddesini sağlamak üzere geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan biraz daha çok elektron, karşı protonlardan biraz daha çok proton ve karşı nötronlardan biraz daha çok nötron var olmalıydı.

İlk dönemden bu yana toplam 34 dakika 40 saniye geçmiştir. Evrenimiz artık yarım saat yaşındadır. Sıcaklık milyar derecelerden düşmüş, 300 milyon dereceye ulaşmıştır. Elektronlarla pozitronlar birbirleriyle çarpışarak enerji açığa çıkarmayı sürdürürler. Artık atomu oluşturacak olan parçacıkların sayıları, madde evreninin oluşmasına imkan sağlayacak şekilde dengelenmiştir.

Bu noktada ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking’in konuyla ilgili sözleri ilgi çekicidir. Hawking, anlatılan olayların aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar üzerine kurulduğunu şöyle açıklamaktadır: Eğer Big Bang’ten bir saniye sonra genişleme oranı, 100.000 milyon kere milyonda bir değeri kadar az olsaydı, evren genişlemeyi bırakıp kendi içine çökecekti.

Mart 13, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim | | Yorum yapılmamış

Streptokokus Pnömoni’nin penisilinle savaşı


İngiliz bilim adamları, zatürreye sebep olan bakterinin ilaca nasıl dirençli hale geldiğini saptadılar.

Bilim adamları böylece, penisilinin etkisini tam olarak yeniden sağlamayı ümit ediyorlar.

Warwick Üniversitesi’nden bir ekip, yılda 5 milyon çocuğun ölümüne yol açan “Streptokokus Pnömoni” bakterisi üzerinde çalıştılar.

Bu bakteri,son yıllarda penisiline dirençli hale gelen bakteriler arasında bulunuyor.

Penisilin, bakteri hücre duvarının “Peptidoglikan” olarak adlandırılan önemli bir unsurunun oluşumunu engelleyerek tedavi ediyor. Bu unsur, hassas bakteri hücresinin etrafında koruyucu bir ağ oluşturuyor. Araştırmada, penisiline dirençli “Streptokokus Pnömoni”ye yakalanan hastalardaki peptidoglikanın kimyasal oluşumundaki değişiklikle bağlantılı “MurM” adlı bir protein incelendi.

Bilim adamları, bir enzim gibi işlev gören bu proteinin peptidoglikana gücünü veren yapıların oluşumunda önemli rol oynadığını keşfettiler.

Bilim adamları, MurM’nin aktivitesinin ne kadar güçlü olursa peptidoglikanın o kadar güçlü olduğunu, bakterinin de daha dirençli hale geldiğini belirlediler.

Araştırma bulgusunun, bilim adamlarının MurM’nin kimyasını tahrip ederek bakteriyel direnci azaltacak yeni ilaçların geliştirilmesinin yolunu açtığı belirtildi.

Araştırmanın, sadece “Streptokokus Pnömoni” değil MRSA gibi diğer dirençli bakterilere karşı ilaç geliştirilmesinde de yararlı olacağı ifade edildi.

Araştırmacı Dr. Adrian Lloyd, yeni ilaçları birkaç yıl içinde geliştirilebileceğini söyledi.

KAYNAK

Mart 12, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim | | Yorum yapılmamış

Streptokokus Pnömoni’nin penisilinle savaşı


İngiliz bilim adamları, zatürreye sebep olan bakterinin ilaca nasıl dirençli hale geldiğini saptadılar.

Bilim adamları böylece, penisilinin etkisini tam olarak yeniden sağlamayı ümit ediyorlar.

Warwick Üniversitesi’nden bir ekip, yılda 5 milyon çocuğun ölümüne yol açan “Streptokokus Pnömoni” bakterisi üzerinde çalıştılar.

Bu bakteri,son yıllarda penisiline dirençli hale gelen bakteriler arasında bulunuyor.

Penisilin, bakteri hücre duvarının “Peptidoglikan” olarak adlandırılan önemli bir unsurunun oluşumunu engelleyerek tedavi ediyor. Bu unsur, hassas bakteri hücresinin etrafında koruyucu bir ağ oluşturuyor. Araştırmada, penisiline dirençli “Streptokokus Pnömoni”ye yakalanan hastalardaki peptidoglikanın kimyasal oluşumundaki değişiklikle bağlantılı “MurM” adlı bir protein incelendi.

Bilim adamları, bir enzim gibi işlev gören bu proteinin peptidoglikana gücünü veren yapıların oluşumunda önemli rol oynadığını keşfettiler.

Bilim adamları, MurM’nin aktivitesinin ne kadar güçlü olursa peptidoglikanın o kadar güçlü olduğunu, bakterinin de daha dirençli hale geldiğini belirlediler.

Araştırma bulgusunun, bilim adamlarının MurM’nin kimyasını tahrip ederek bakteriyel direnci azaltacak yeni ilaçların geliştirilmesinin yolunu açtığı belirtildi.

Araştırmanın, sadece “Streptokokus Pnömoni” değil MRSA gibi diğer dirençli bakterilere karşı ilaç geliştirilmesinde de yararlı olacağı ifade edildi.

Araştırmacı Dr. Adrian Lloyd, yeni ilaçları birkaç yıl içinde geliştirilebileceğini söyledi.

KAYNAK

Mart 12, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim | | Yorum yapılmamış

Beynin Bilinmeyen 9 Sırrı


1. Bilgi nöronlarda nasıl kodlanıyor?
Beynin en karışık işlemlerinden bir tanesi, bilginin kodlanması. Bu süreçte beyindeki nöronlar, yani sinir hücreleri, zarlarının dışında elektrik akımı oluşturuyor. Bu elektrik akımları, ‘akson’ adı verilen uzantılara ulaşarak, onlar vasıtasıyla gerekli olan kimyasal sinyallerin açığa çıkmasını sağlıyor. Bu akımlar sayesinde dünyayla, çevremizde olup bitenle ilgili bilgiler beynimize aktarılıyor. “Ne görüyorum?”, “Aç mıyım?”, “Hangi sokağa sapayım?” gibi sorulara yanıt işte böyle bulunuyor. Bilim adamları, beyindeki bilgilerin tek tek hücrelerin içinde biriktirilmediğini tahmin ediyorlar. Bu bilgilerin ‘hücre grupları’ tarafından depolandığı düşünülüyor. Ancak hangi nöronların, hangi hücre gruplarına ait oldukları henüz bilinmiyor. Şu anki teknoloji ise binlerce nöronu aynı anda ölçecek kapasitede değil. Tek bir nöronun bağlantılarını bile şu an elimizde olan teknolojilerle görüntülemek imkânsız. Tek bir nöronun, yaklaşık 10 bin nörondan bilgi ve sinyal aldığını biliyor muydunuz? Beynin içindeki elektrik akımı sayesinde ise sinyal alışverişi çok hızlı olabiliyor. Bilim adamlarına göre, sinir sistemleri arasındaki bilgi aktarımının tek yolu, bu elektrik akımları değil. Bu nedenle, ‘bilgi taşıyan’ başka hücreler keşfetmeye yönelik araştırmalarını sürdürüyorlar. Burada, ‘glial hücreler’ üzerinde duruluyor.2. Anılar beyinde nasıl saklanıyor ve nasıl tekrar hatırlanıyor..?

Bir kişinin ismi gibi, yeni bir şey öğrendiğinizde beynin yapısında birtakım fiziksel değişiklikler meydana geliyor. Ancak bu değişikliklerin hâlâ ne tür değişiklikler olduğunu, nerelerde meydana geldiğini, bilginin nasıl depolandığını ya da yıllar sonra tekrar hatırlanarak tekrar nasıl gündeme getirildiğini anlayamıyoruz. Beyinde çeşit çeşit hatıralar var. Ancak beyin, ‘kısa dönem anılarla’ (yeni öğrenilen bir telefon numarasını hatırlamak gibi), ‘uzun dönem anıları’ (geçen yıl doğum gününüzde yaptıklarınız gibi) birbirinden bir şekilde ayırıyor. Bilim adamları ‘öğrenme’ ve ‘hafızada tutma’ şeklinin değişik beyin şekillerine bağlı olduğunu düşünüyorlar. Beyin travması ya da beynin zarar görmesi ise bu yetenekleri bozabiliyor.

3. Beyin, geleceği nasıl öngörüyor..?

Çoğu zaman gelecekle ilgili birtakım planlarımız ve öngörülerimiz olur. Geleceğin nasıl şekilleneceğini düşünürüz. Beynimizde, gelecekle ilgili bir şekil vardır. Ancak beynin bu ‘gelecek simülasyonunu’ nasıl yaptığı henüz anlaşılmış değil. Beyin, dünyayla ilgili öngörülerde nasıl bulunabiliyor? Bilim adamları hâlâ bunun yanıtını arıyor.

4. ‘Duygu’ ne demek..?

Beyin, sadece bilgi biriktiren bir organ değil; aynı zamanda duygu, motivasyon, korku ve umutları barındıran bir organ. Bütün bunlar bilinçaltında olan şeyler aslında… Örneğin beynin duygularla ilgili bölümü sinirli yüzlere, o yüzleri görmeden de tepki verebiliyor. Kültürler arasında da temel duyguların dışa vurulması, aslında birbirine benziyor. Hatta Darwin’in de gözlemlediği gibi, temel duyguların ifade edilmesi bütün memelilerde benzer. Bilim adamları, insanların fiziksel tepkilerinin sürüngenlerin ve kuşların tepkilerine çok ciddi bir şekilde benzediğine dikkat çekiyorlar. Özellikle de korku, öfke ve anne-baba sevgisini hepsi benzer bir şekilde gösteriyor. Duyguların beyinde nasıl işlediği üzerinde bilim adamları hâlâ çalışıyorlar. Duygulara aslında bir çeşit hesaplama ya da ‘ölçüm’ şekli gözüyle bakılabilir. Yani duygular, aslında hızlı bir eylemi harekete geçiren bir ‘durum tespit özetidir’. Nöro-bilimcilerin en önemli hedeflerinden biri ise duygu ve düşünce durumunda ortaya çıkan bozuklukları anlamak. Mesela depresyon… Depresyon, çağımızın en önemli, en yaygın duygu bozuklukları arasında yer alıyor. Şiddet ile dürtüsel saldırı ya da öfkenin de duyguların doğru bir şekilde kontrol edilememesinden kaynaklandığı düşünülüyor.

5. Zekâ nedir..?

Zekâ farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Ancak ‘biyolojik’ açıdan zekânın ne anlama geldiği henüz bilinmiyor. Milyarlarca nöron, bilgiyi ‘harekete geçirmek’ için nasıl birlikte çalışıyor? Gereksiz bilgi beyinden nasıl siliniyor? İki kavram ‘birbirine uyunca’ ve böylece bir soruna çözüm bulduğunuzda, beyinde neler oluyor? Zeki insanlar bilgiyi beyinlerinde ‘hatırlaması kolay’, ayrı bir bölgede mi muhafaza ediyorlar? Beyin fonksiyonlarının temel işleyişiyle ve nöronlar arasındaki bağlantılarla ilgili, bilim adamlarının elinde hâlâ çok az bilgi var. Ancak zekânın, beynin tek bir alanıyla değil, pek çok bölgesiyle ilgili olduğu üzerinde duruluyor. İnsan beyninin diğer canlılardan farkı hâlâ araştırılıyor.

6. Beyin, ‘zamanı’ nasıl algılıyor..?

Alkışladığınızda ya da parmağınızı ‘şıklattığınızda’ sesi mi daha önce duyarsınız, hareketi mi daha önce görürsünüz? Her ne kadar duyma yeteneği, görme yeteneğinden daha hızlı çalışsa da, parmakların görüntüsüyle, çıkarılan ses aynı anda gerçekleşiyormuş hissi doğuyor. Yani beyin pek çok olayın aynı anda gerçekleştiği ‘hissi’ yaratarak aslında bizi ‘kandırıyor’. Beynin zamanla ‘oynadığını’ aslında çok kolay anlayabilirsiniz. Aynanın karşısında sol gözünüze bakın. Daha sonra bakışınızı sağ gözünüze kaydırın. Gözlerinizi diğer tarafa çevirmek bir zaman alıyor elbette. Ancak siz gözlerinizin hareket ettiğini görmüyorsunuz. Gözlerinizi kırpıştırdığınızda da aslında gözleriniz çok kısa süreliğine de olsa karanlıkta kalıyor. Ancak bu karanlığı da görmüyorsunuz.

7. Nasıl uyuyor ve rüya görüyoruz..?

Zamanımızın üçte birini uyuyarak geçiriyoruz. Bebekler ise zamanlarının üçte ikisini uykuda geçiriyor. Araştırmalara göre, az uyumak sinir sisteminde bozukluğa yol açıyor. Araştırmalar, 10 gün uyumayan farelerin, 10’uncu günün sonunda öldüklerini ortaya koyuyor. Canlılar uyuduklarında beynin bir bölümü de uyuyor, ama uykunun mekanizması, işleyişi hâlâ bilinmiyor. Uykuda nöronların aşırı derecede hareket halinde oldukları biliniyor. Ayrıca önemli bir sorunu çözmeden önce uyumanın, o sorunu çözebilmek açısından yararlı olduğu da düşünülüyor. Düzenli uykunun, öğrenme kapasitesini de artırdığı söyleniyor. Özetle, uyku sayesinde beyin bir şekilde gerekli bilgileri depoluyor, gereksizleri ise ekarte edebiliyor.

8. Beynin ayrı ayrı olan sistemleri, birbirleriyle nasıl bütünleşiyor..?

Gözle bakıldığında, aslında beynin her bölgesi aynı görünüyor. Ancak aktivitelerini, işlevlerini ölçtüğümüzde, her nöron bölgesinde farklı bilgilerin kayıtlı olduğunu görüyoruz. Örneğin görme yeteneğini ilgilendiren bölgenin içindeki alanlarda hareketler, yüzler, köşeler ve renklerle ilgili çeşit çeşit bilgiler bulunuyor. Yetişkin bir insanın beynini, çeşitli ülkelerin bulunduğu bir dünya haritasına benzetebiliriz. Beynin içinde koku, açlık, acı, hedef koyma, sıcaklık, öngörü ve daha pek çok şeyle ilgili ‘beyin ağları’ var. Farklı işlevlerine rağmen bu sistemler birbirleriyle bir şekilde bütünleşerek çok iyi bir işbirliğine giriyorlar. Bunun nasıl gerçekleştiğine dair ise bilim adamlarının hiçbir fikri yok. Ayrıca beynin, sistemlerini nasıl bu kadar hızlı bir şekilde koordine ettiği de henüz anlaşılmış değil.

9. ‘Bilinç’ nedir..?

İlk öpücüğünüzü düşünün. Bu, hafızanızdan hiç çıkmaz. Peki bu hafıza, bu deneyimi yaşamadan, bu deneyimin bilincinde olmadan önce neredeydi? Modern bilimde, ‘bilinç’ çözülememiş olan en önemli sırlardan biri. Bilinç, tek bir fenomen değil. Peki ne? Bilinç, beyindeki hangi sistemlerle ilgili? Bilim adamlarının bu konuda da hiçbir fikri yok… Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre, bilinç konusunda, büyük bir ihtimalle yine bir grup aktif nöron iletişim içinde. Bilincin altında yatan mekanizmanın moleküllerle ya da hücrelerle ilgili olabileceği üzerinde de duruluyor. Belki de mekanizma, bu sistemlerin etkileşimleriyle oluşuyor. Bilim adamları bu sıralar bilincin, beynin hangi bölgeleriyle ilgili olduğunu araştırıyorlar. Bunu keşfettikten sonra, bu bölgelerin neden birbirleriyle iletişime geçtikleri araştırılacak. Ve beyin hakkında son bir dip not daha…

Mart 12, 2008 Yazan: Acemi blogçu | Bilim | | Yorum yapılmamış